<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yol Edebiyat</title>
	<atom:link href="http://yoledebiyat.com/?feed=rss2" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://yoledebiyat.com</link>
	<description>Sözcüklerin diyarına yolculuk...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Oct 2011 14:43:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Mor Hap</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2316</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2316#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Aug 2011 20:14:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Yemni</dc:creator>
				<category><![CDATA[yOL eserleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2316</guid>
		<description><![CDATA[Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hapı yutma diye argo bir deyim vardır. Olumsuz anlamda kullanılır. İnsan hastalanınca iyileşmek için hapı yutmaz mı? O halde hapı yuttuk denince neden bir şeylerin ters gittiğini düşünürüz? Bizi hap yutacak hale getirecek bir rahatsızlıktır sözü edilen mecaz olarak. Ya da yıllar öncesinden ünlü Matrix filmindeki kırmızı ve mavi haplara bilinci örtülü bir göndermedir. Olur ya!</p>
<p>Matrix, Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Konusu filmi görmeyenlerin kulağına bile çalınmıştır bir yerlerde. İki film yeterdi, ama teslis ritüeli ve ekstra kazanç adına üç ayrı film yapıldı. Diğer iki bölüm ilkinin tadını veremedi. Çünkü bütün felsefe cephanesi birinci filmde patlatılmış ve tüketilmişti.</p>
<p>Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri Hıristiyanlığın ve budizmin başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.</p>
<p>Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hakırı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolü ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyoenerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo, yani “yeni” lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.</p>
<p>Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi? Kırk yıl kadar geriye gidelim. Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslektaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat (benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.</p>
<p>İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? Eder. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.</p>
<p>Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.</p>
<p>Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesih’tir. Kurtarıcıdır.</p>
<p>Matrix yapılmadan önce bu konuları işleyen bazı filmler vardı. Matrix’in yapılabilmesinde etkin olmuşlardır. Bunlardan biri Matrix’ten sadece bir yıl önce gösterime giren The Dark City’dir. Karanlık Şehir adlı öykü Matrix’i izleyicilere hazırlayan en önemli filmdir desek sanırım abartma olmaz. Öyküsü kısaca şöyledir: Filmin kahramanı John Murdock vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak aranmaktadır, ama hafızasını kaybettiği için hiçbir şey hatırlamamaktadır. Kim olduğunu öğrenmek ve hafızasını yeniden kazanmak için verdiği uğraşlar sonucunda, insanın düşünce yapısının ne olduğunu inceleyip beynine hákim olmak üzere gizli deneyler yürüten yaratıklarla karşılaşır. Bütün şehir, yaşamı sandığı her şey bir simülasyondan ibarettir.</p>
<p>Bir diğer film de 13 kat, The Thirteenth Floor’dur. Matrix’le neredeyse aynı zamanda (1999) gösterime girdi. İki bin küsurlu yıllardaki bir bilişim uzmanı 1930’larda geçen bir simülasyon yaratır. Zaman zaman oraya yolculuk yaparak gönül eğler. Yarattığı sanal gerçeklik öyle güçlüdür ki, can verdiği sanal kahramanlar da zekâları sayesinde simülasyonlar yaratırlar.</p>
<p>Simülasyonlar niçin büyük bir titizlilikle planlanır? Bu mükemmellik arzusu neyi amaçlamaktadır. Kusursuz bir dünya mümkün müdür?</p>
<p>Matrix filminden iyi tanıdığımız ajan Smith bir sahnede şöyle der: “Birinci Matrix’in içinde kimsenin acı çekmediği, herkesin mutlu olduğu mükemmel insani bir dünya olarak tasarımlandığını biliyor muydun? Sonuç bir felaket oldu.”</p>
<p>İnsanın kozaların içindeki enerji kaynağı olarak kullanılması, çalıştırılması yani, Matrix programının hedefi değildi. Hedef mükemmel bir dünya yaratmaktı. Kimbilir kaçıncı kez insanlığın mükemmel bir dünya arayışı hüsranla sonuçlanmakta.</p>
<p>Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı hap kürü yaptığını düşündüğü anlara bir bakalım. İngiliz felsefecisi John Gray, Matrix filminin çağrıştırdığı durumlar üzerine çok güzel bir deneme yazmıştır. Zamanımızı çok iyi gören bu denemeden önemli bulduğum birkaç önermeye bir göz atalım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="padding-left: 60px;">Şu sıralar politikaya inanç önemli ölçüde yok olmuş ve teknoloji dönüştürülmüş dünya rüyasını tek başına ifade eder hale gelmiştir. Çok az kimse refahın daha adil bölüştürülmesiyle açlık ve fakirliğin bertaraf edileceğine inanmaktadır. Politikayla ne Irak’ın işgalini engelleyebildik, ne de açlık sorununu.</p>
<p style="padding-left: 60px;">Ananevi şekilde süren sosyal kontrol bitip gittiğinde cürümle mücadele için yerine video kameralarını ikame ettik. Terörizme destek veren ülkelere karşı akıllı bombalar, hayal kırıklığı ve depresyon gibi insani tepkilere karşı prozak. Çevreye kafayı takmamak için de walkman ya da MP3.</p>
<p style="padding-left: 60px;">Matrix insanın daha iyi bir dünya için doğallıktan uzaklaşmış istek ve arzularının en gelişmiş teknolojiyle kaçtığı bir rotadır.</p>
<p style="padding-left: 60px;">Matrix kendini sonsuza kadar yenileyebilecek şekilde inşa edilmemiştir. Er ya da geç kader ya da zaman nedeniyle yok olup gidecektir.</p>
<p style="padding-left: 60px;">Matrix üzerine yapılan yorumlardan birinde sistem içinde arıza yaratacak bir kaynağa değinilir. Bu insani serbest iradedir. Kozada yaşayanlar bir sanrı içinde yaşarlar. Ama bir kez bunun sanrı olduğunu keşfederlerse karşı çıkabilirler.</p>
<p style="padding-left: 60px;">Aslında gerçekliğin, problemlerimizin çoğunun çözümsüz durduğu bir pazarı yoktur.<br />
Matrix filmleri teknolojik sihrin harika bir sanat ürünüdür. Eğer bir mesajları varsa, bu teknolojinin sihir olmadığıdır. Teknoloji gerçekte insan hayatını değiştiremez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasındaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.</p>
<p>Az önce sözünü ettiğim yazar Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı. Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.</p>
<p>Bu mümkün müdür?</p>
<p>Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.</p>
<p>Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık mor renkli bir haptır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini, dahası içinde gaddar bir gerçekliği sakladığını, barındırdığını biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla kaçış yolunda tutunmaya çabalarız.</p>
<p>Sonra bir an gelir, illüzyon ve kaba gerçeklik çöker, onların yerini alan şey acımasızca üzerimize abanır.</p>
<p>Başta ekonomik krizler olmak üzere birçok acil sorun bize mor hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.</p>
<p>Neolaşmak değil, iki hapı bir arada yutmak kaçınılmazdır yani.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="padding-left: 390px;">Not: Bu yazıyı yazdıktan birkaç yıl sonra Slavoj Zizek’in de üçüncü tür bir haptan söz ettiği bir filmi izledim. İllüzyonun(mavi) ya da gerçekliğin(kırmızı) değil, illüzyonun içindeki gerçekliği bulmanın önemine değiniyordu. Filmin adı: The Pervert’s Guide to Cinema – Lacanian Psychoanalysis (2006). Bu filmi izlemenizi hararetle tavsiye ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2316</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sadık Yemni</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2302</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2302#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 22 Aug 2011 18:41:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Sadık Yemni</dc:creator>
				<category><![CDATA[yOLcular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2302</guid>
		<description><![CDATA[&#160; Sadık Yemni, 1951 yılında İstanbul, Kurtuluş’ta (Tatavla), Sopalı Hüsnü sokakta doğdu. İki buçuk yaşında ailesi İzmir’e taşındı. Böylece 1954 kaldırılan tramvaylara son demlerinde binme şansını elde etti. İlkokulu Sadık Bey troleybüs durağındaki Hâkimiyet-i Milliye İlkokulu’nda okudu. İlk öğretmeni Muzaffer Öniz Bey beş yıllık süreyi ‘Sadık yıldızlar gibi bir parlıyor, bir sönüyor, ama varlığı her [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://yoledebiyat.com/wp-content/uploads/2011/08/yemni.jpg" target="_blank"><img class="aligncenter size-full wp-image-2303" title="yemni" src="http://yoledebiyat.com/wp-content/uploads/2011/08/yemni.jpg" alt="" width="308" height="206" /></a></p>
<p>Sadık Yemni, 1951 yılında İstanbul, Kurtuluş’ta (Tatavla), Sopalı Hüsnü sokakta doğdu. İki buçuk yaşında ailesi İzmir’e taşındı. Böylece 1954 kaldırılan tramvaylara son demlerinde binme şansını elde etti. İlkokulu Sadık Bey troleybüs durağındaki Hâkimiyet-i Milliye İlkokulu’nda okudu. İlk öğretmeni Muzaffer Öniz Bey beş yıllık süreyi ‘Sadık yıldızlar gibi bir parlıyor, bir sönüyor, ama varlığı her an hissedilir durumda’ cümlesiyle özetledi. Üç şeyde marifetli olduğu hemen anlaşılmıştı ayrıca. Yaramazlık, matematik ve edebiyat&#8230;</p>
<p>1985’de ilk kez baba olma saadetine erdi. Bunu 1987’de basılan ilk kitabı olan <strong>Demirden Gaga</strong> (De ijzeren snavel) izledi. Çoğu demiryolu işçilerinin hayatlarını anlatan sekiz öyküyle edebiyat arenasına çıktı. 1986 – 1987 yıllarında İlke dergisinde muhabir olarak çalıştı. Demiryollarında bedava seyahat ettiği için Hollanda’nın en ücra köşelerine yollandı durdu. Bunu 1991’de <strong>Köprünün Ruhu </strong>(De geest van de brug) adlı ikinci kitabı takip etti. Arkadan diğerleri gelmeye başladı. 1993’de <strong>Amsterdam Gülü </strong>(De Roos van Amsterdam) adlı kitabıyla eurotürkün göçmenlik tarihindeki ilk dedektifi, Orhan Demir’i yarattı. Bu kitapta umuma sunduğu Görünür ve görünmez Türkler (zichbaar onzichbaar Turken), Kasıtlı Cahillik (opzettelijke onwetendheid) vb. terimleri hâlâ kullanımdadır. 1994’de aynı kahramanın ikinci romanı çıktı:<strong> </strong><strong>Amsterdam’ın Şövalyeleri </strong>(de Ridders van Amsterdam). O yıllarda çok aşağılanan göçmen edebiyatının ölümünü ilan eden bu iki kitabın ardından Yemni konuları daha alengirli, boğumu, büklümü gani, anlatımı gaddar romanlarını yaratmaya başladı.</p>
<p>1995 yılında AKO uzun listesine giren <strong>Muska </strong>(De Amulet )bu tür romanların ilkiydi. 1996’da Yemni’nin Türkiye’de basılan ilk kitabı oldu. Onu <strong>Öte Yer</strong> ve <strong>Amsterdam’ın Gülü</strong> (1997) takip etti. Hollanda Sağlık Bakanlığı’nın inisiyatifiyle yazdığı on skeç filme çekilip TRT-INT tarafından defalarca yayınlandı. Gene o yıllarda şu anda artık mevcut olmayan Opstap projesi kapsamında 4-6 yaşları arası çocuklar için öyküler yazdı. Bu öyküler Türkçe ve Hollandaca olarak yayımlandılar. Bunu takip eden yıllarda tiyatro oyunları, romanlar, çocuk öyküleri, film senaryoları birbiri ardınca yapılandılar. Yemni’nin Hollanda’da ikisi Şaban Ol, biri Nahit Güvendi tarafından sahneye konmuş <strong>Karagöz Hollanda</strong>’da, <strong>Dördüncü Vardiya</strong>, <strong>Paradigma</strong> adlı üç tiyatro oyunu vardır. 1996-97 yıllarında Türkiye’nin X files’ı denebilecek olan bir dizi için <strong>Sır Dosyası</strong> senaryoları yazdı. Elinde kullanılmamış 26 öykü bulunduğu için bunları bir gün Türkiye’de dizi ya da film yapma hayalini hâlâ muhafaza etmektedir.</p>
<p>2000 yılında yayımlanan Dördüncü Yıldız (<strong>De Vierde Ster</strong>) adlı romanı günü izah eden ve geleceği haber veren ilginç bir yapıt olarak değerlendirildi. 2001-2004 yılları arasında lise öğrencilerine fizik ve kimya dersleri vererek eski mesleğini yad etti. Türkçe dersleri de veren Yemni, yakın gelecekte yazın işçiliği alanında daha da yoğunlaşmayı ummaktadır.</p>
<p>Türkiye’de 2002 yılında cümbüşlü tirildeme makamında <strong>Metros</strong>, 2003’te Pera adacığında sıkışanların gizemli öyküsü olan <strong>Çözücü</strong>, 2004’de tasavvufi bilimkurgumuz olan <strong>Ölümsüz</strong><strong> </strong>ve 2005’de Sarp Sapmaz’lı <strong>Yatır</strong><strong> </strong>adlı romanları (Alfa-Everest yayınları) yayımlandı. 2005 şubatında Türkiye’de ilk kez yayımlanan (Metis yayınları) 1002. Gece Masalları adlı fantastik öykü derlemesinde Bekleme Odası adlı öyküsüyle katıldı. 2006 yılında 2005 yılının huzursuzca çalkantılı Hollanda’sını anlatan <strong>Muhabbet Evi</strong> adlı romanı yayımlandı. Yazar zamanının Cypher Hapı kullanmayan tanığı olarak çeşitli dergi ve gazetelerde yirmiden fazla deneme ve makale yayımladı. Google’nin çeyiz sandığında kıpır kıpırlar.</p>
<p>2007 yılında 1969-70 yıllarındaki lise hayatını anlatan <strong>Durum 429</strong> adlı kitabıyla okurlarına mizah ve nostalji baloncukları üfledi. 2007 yılında edebiyat çevirmenliği ağacından iki yaprak döktü. Birincisi ünlü Hollandalı yazar Bernlef’in <strong>Dışarısı Pazartesi</strong> adlı romanıdır. Diğeri de <strong>Kent ve İnsan</strong> adlı bir öykü seçkisidir. Ardından Sandra Roeloff’un <strong>Bir İdealistin Anıları</strong> kitabını çevirdi. Bu arada biri İstanbul Timeout tarafından haziran 2007’de, diğeri de İstanbul Noir kitabında (2008) yayımlanacak olan iki öykü yazdı.</p>
<p>2009 yılında Everest yayınlarında <strong>Hayal Tozu Gölgecisi</strong> adlı öykü kitabı yayımlandı. Bu yıl bazı ilklere imza yılıydı. Masada öykü bereketi ışıyordu. Gölge E Dergisi’nde her ay bir öykü yayınlamaya başladı. 9 eylül günü Buzul Dünya’da <strong>Zaman Tozları</strong> adlı bir romanını yayınladı. Dijital yayınlar devam etti. Buzul Dünya’daki Birim Sıfır dizisine <strong>Seb7a</strong> adlı öyküsüyle katıldı ve 6 öykülük <strong>Kadınca Bilimkurgu Öyküleri</strong> kitabını yayınladı. Öyküler, film denemeleri için de tersninja.com’a başvurabilirsiniz. 2009 yaratıcı bir yıl olmaya devam etti ve yOL edebiyat dergisinde Murat Şahin’le uçuk diyaloglar yayınlamaya başladı.</p>
<p>8 Kasım 2009 Pazar günü TÜYAP’ta Ozancan, Gökcan, Emre ve Funda ile TekinsizX kulübünün ilk kongresini gerçekleştirdi.</p>
<p>2011’de yayımlanan kitapları: <strong>Zaman Tozları</strong> (Yeni Baskı), Sokaklar Benim Yeniden, Akisfer. (Çizmeli Kedi Yayınları)</p>
<p>Bu yıl beklenen kitaplar: Zaman Tozları 2, Zihin İşgalcileri.  Sarp Sapmaz’ın 4. serüveni olan Ağrıyan romanı da baskı sırasını beklemektedir. Yemni şu anda bir polisiye roman yazmaktadır.</p>
<p>iletişim: syemni@gmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimkurgu Öyküleri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=459" target="_blank">14 Numaralı Kaçıcı</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=263" target="_blank">Birinci Reklameş Cinayeti </a></p>
<p>Söyleşileri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1178" target="_blank">Hayal Gücü ve Paranormal</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1618" target="_blank">Poe &#8211; Doyle ve King</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=909" target="_blank">Ölümsüzlük Arzusu</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1394" target="_blank">Zamanda Yolculuk</a></p>
<p>İncelemeleri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=2316" target="_blank">Mor Hap</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2302</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Murat Şahin</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2277</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2277#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 11:16:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[yOLcular]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2277</guid>
		<description><![CDATA[1988 yılının Ocak ayında, eski usule uygun olarak, gün belirtmeden zikretmek gerekirse, lapa lapa karlar yağarken Konya&#8217;da dünyaya geldiğimde bir elimde kalem diğerinde kağıt olduğu rivayet edilir. Rivayetin kaynağı bilinmese de doğruluğu pek tabi su götürür olan bu hikayatın sebebi ömrümün geri kalan her anında da olmayanı olmuş, olanı da mübalağaya bulanmış şekilde anlatacak olmamdır. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://yoledebiyat.com/wp-content/uploads/2010/09/47177_422365312756_729907756_5344304_7899797_n.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-2280" title="47177_422365312756_729907756_5344304_7899797_n" src="http://yoledebiyat.com/wp-content/uploads/2010/09/47177_422365312756_729907756_5344304_7899797_n.jpg" alt="" width="360" height="251" /></a></p>
<p>1988 yılının Ocak ayında, eski usule uygun olarak,  gün belirtmeden zikretmek gerekirse, lapa lapa karlar yağarken Konya&#8217;da dünyaya geldiğimde bir elimde kalem diğerinde kağıt olduğu rivayet edilir. Rivayetin kaynağı bilinmese de doğruluğu pek tabi su götürür olan bu hikayatın sebebi ömrümün geri kalan her anında da olmayanı olmuş, olanı da mübalağaya bulanmış şekilde anlatacak olmamdır. Hayat olduğu gibi anlatıldığında tatsız ve tutsuzdur, herkesin yaşadığı ve yaşayabileceğidir. Oysa mübalağa soluk alıp verişinizin bir karınca için fırtına olabileceğini fark etmek ve bunu yansıtmaktır. Tabi ki karıncaya değil de insana uyarlayarak. İşte bu düsturla yazdım ve yazıyorum, hedef sadece okuyana keyif verebilmek. Arada bir belki ufak tefek mesajlar serpiştirerek.</p>
<p>iletişim: shinmurat@hotmail.com</p>
<p>Öyküleri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=2274">Kayıp Dünya, Bölüm I</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1199">Eskilerden</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1190">Kaçak</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=676">Kırım&#8217;dan Gelirim</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=440">Bu Gece Mutlu Gece</a></p>
<p>Şiirleri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1653">Eldivensiz Kekler</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=527">Hâr</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=147">Yolnâme</a></p>
<p>Denemeleri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1394">Zamanda Yolculuk</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=909">Ölümsüzlük Arzusu</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1178">Hayal Gücü ve Paranormal Aktivite</a></p>
<p>İncelemeleri:</p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1618">Poe Doyle King</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=1186">39 Basamak</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=886">Muska</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=667">Mûsikî</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=438">Mübalağa</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=265">Anime Çılgınlığı ve Japonlar</a></p>
<p><a href="http://yoledebiyat.com/?p=178">Mavi Boncuk</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2277</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kayıp Dünya &#8211; 1</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2274</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2274#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Sep 2010 10:50:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Murat Şahin</dc:creator>
				<category><![CDATA[yOL eserleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2274</guid>
		<description><![CDATA[Giriş, Limendar, Taht Odası “Gel, oğlum Khatul” dedi Limendar’ın sultanı. Vakit çoktan gece yarısını geçmiş, imparatorluğun kuytu köşelerindeki birçok hırsız dahi en derin uykusuna dalmıştı. Fakat imparatorluğun sultanı ve de şehzadesi hala ayaktaydılar. Taht odasının ağır kapıları hiç ses çıkartmadan kapanırken şehzade çabuk adımlarla babasının yanına yaklaştı. Ayak sesleri sedefle işlenmiş, yakut ve lal taşlarıyla [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><strong><em>Giriş, Limendar, Taht Odası</em></strong></p>
<p style="text-align: left;">“Gel, oğlum Khatul” dedi Limendar’ın sultanı. Vakit çoktan gece yarısını geçmiş, imparatorluğun kuytu köşelerindeki birçok hırsız dahi en derin uykusuna dalmıştı. Fakat imparatorluğun sultanı ve de şehzadesi hala ayaktaydılar. Taht odasının ağır kapıları hiç ses çıkartmadan kapanırken şehzade çabuk adımlarla babasının yanına yaklaştı. Ayak sesleri sedefle işlenmiş, yakut ve lal taşlarıyla donatılmış taht odasının duvarlarında yankılandı.  Artık eski günlerdeki dermanı kalmamış bile olsa dimdik duran imparatorun mavi gözleri, taht odasının göğe açılan ve kapandığında gül şekli oluşturan devasa pencerelerinden yıldızları seyrediyordu. Sultanın el işaretiyle iki muhafız pencereleri daha da çok açmak için her iki duvarda kalan çarkları çevirmeye koyuldular. Çarklar döndükçe mekanizmaya bağlı ipler gerildi ve pencerenin her iki kanadındaki çarkları çevirmeye başladı. Ağır pencereler yolları üzerinde sürülerek birbirinden uzaklaştı. Taht odasını tek başına aydınlatabilecek denli berrak olan dolunay böylece sultanın görüşüne dâhil olmuştu. Khatul babasının yanındaki yerini aldığında pencereleri açan iki koruma ve imparatorluğun veziri Harun dışında odada başka kimse yoktu.</p>
<p>“Seni neden bu saatte çağırdığımı merak ediyorsundur” dedi sultan. Bakışları gökteki yıldızlardan oğlunun kahverengi gözlerine kaydı. Şehzadenin gözleri merak içinde olmadığını, başına gelecekleri bildiğini gösterir şekilde anlamlı bakıyordu.</p>
<p>“İyi bir sebebiniz olduğundan eminim sultanım” dedi Khatul. Neden sonra bakışlarını babasının bakışlarından kaçırıp gökteki yıldızlara döndü.</p>
<p>“Bu gece çok fazla yıldız var. Zor günler geliyor” dedi imparator. “ Tanrıların yıldızları karmaşa içinde. Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi oğlum? Kaos, savaşlar, kıtlık. Aaah eski günlerim. Gençliğimde yaşadığım bitmek tükenmek bilmez karmaşanın sonunda her şeyin huzura erdiğini düşünmüştüm. Onlarca yıl, onlarca yıl ufak tefek pürüzler hariç sorunsuzca ülkemizi yönettim. Ama şimdi…  Çiftçiler aldıkları ürünün azaldığını söylüyor. Tüccarlar haydutların giderek fazlalaştığından yakınıyor, casuslarımız cücelerin bile madenlerde zorlandığını bildiriyor. Ve tanrıların yıldızları karmaşa içinde…”</p>
<p>Yaşlı adam, gençliği boyunca birçok zafere imza atıp tanrılarına hep sadık kalmış güçlü imparator derin bir nefes aldı ve sonra, birden oğluna dönerek “Öyle değil mi sevgili oğlum?” dedi. Sesinde onay beklediğini belirten bir tını vardı. Şehzade bakışlarını yere indirdi. Bir an babasından uzaklaşacak gibi olduysa da sonra yerinde kalmaya karar verdi. İmparator yaşlı gözleriyle bu çelişkinin hepsini izliyordu.</p>
<p>“Öyle düşünmediğini biliyorum” dedi imparator ve aynı anda gücü tükeniverdi. “Ölümün eşiğindeyim, gözlerim imparatorluğumun en güzel günlerini gördüler ve şimdi, mutlu bir şekilde ölüp tahtımı sana devredebilecekken… Çok yazık oğlum, çok yazık… Sen bana değil, imparatorluğumuza değil, öncelikle bizi bu günlere getiren tanrılarımıza ihanet ediyorsun. Küçücük boylarıyla hiddet kusan kuzeylilerle yaptığımız savaşta inandığın tek tanrın neredeydi?  Kıtlıkla mücadele ettiğimiz yıllarda tek tanrın neredeydi? İnandığın şeye bir bak oğlum. Bahsini ettiğin tanrının hiçbir yerde adı geçmiyor. Tarih kitaplarımıza bak, destanlarımıza bak, zaferlerimize, cezalandırılmışlıklarımıza… Altı tanrıdan başka bu dünyada hükmü geçen bir güç yok. Senin bu yaptığın halkına bir ihanet Khatul” İmparatorun son cümlesi bir haykırış halinde taht odasında yankılanmıştı. Yaşlı eller oğlunun başını kavradı. Şehzadenin gözleri babasının gözlerinden başka bir yere bakamıyordu. “Beni dinle oğlum, sana daha önce yalvarması için adamlarımı gönderdim. Bilmiyor gibi davrandım, aptal hevesinin bitmesini bekledim. Fakat artık çok geç. Ben hasta yatağımda çürürken sen de zindanlarda ölüp gideceksin. Sonra ne olacak? Halkımızın, bizden güzel bir hayat bekleyen, ellerini açmış yalvaran bu insanların yok olmasına göz yumacak mısın? Sana son bir şans veriyorum oğlum. Altı tanrıya bağlılık yeminini et ve seni imparatorluğun başına geçireyim.”</p>
<p>“Hayır” diye geldi şehzadenin sesi. Babasının elleri gevşedi. Yaşlı adam şaşkınlık, şaşkınlıktan da çok tükenmişlik içinde sendeledi. Tam düşecekken oğlunun elleri kendisini kavradı.</p>
<p>“Bırak beni” diye haykırdı sultan ve olanca gücüyle oğlunun yanağına bir tokat indirdi. Şehzadenin elleri titrerken babasını yavaşça bıraktı. Limendar’ın sultanı ağır adımlarla tahtına doğru yürürken “Götürün onu” dedi sessizce. Veziri ve odada bulunan iki koruması şehzadenin kollarına girmek için yaklaştılar.</p>
<p>“Kaçacak değilim” dedi Khatul. “Cezamın ne olduğunu biliyorum. Buraya gelmeden de biliyordum. Sana yalvarıyorum baba, inandığın, ardından dualar ettiğin altısının tanrı olmadığını kabullen.”</p>
<p>“Defol” diye geldi ihtiyar adamın sesi. Şehzade sırtını dönüp yanında korumalarla birlikte taht odasının kapısına doğru yürümeye başladı. Sultanın bir işaretiyle vezir de arkalarından çıktı. Yaşlı adam tahtına uzanıp gözlerini kapattığında taht odasının ağır kapıları da kapanmıştı.</p>
<p>Khatul zindanlara girdiklerinden beri sessizdi. Hücrelerden gelen idrar kokuları güherçile kokusuyla karışınca mide bulandırır bir hal alıyordu. Bir köşede henüz ölmüş bir mahkûm çuvala sokuluyor, bir başka köşedeyse içeri yeni girmiş bir hırsız zırıl zırıl ağlıyordu. Sultanın başkomutanı aynı zamanda da veziri olan Harun yaklaştıkça mahkûmların sesi kesiliyor, her biri hücrelerinin en karanlık köşesine doğru çekiliyordu. Korumalar vezirden aldığı emre uygun şekilde şehzadenin bitişiğinde ilerliyordu.</p>
<p>“Daha gelmedik mi?” dedi Khatul.</p>
<p>“Hayır sultanım” diye yanıtladı Harun. “Birkaç boş hücrenin işimizi kolaylaştıracağını düşündüm. Öbür türlü hücrede bile olsanız suikasta kurban gitmenizi istemem.”  Şehzade bir kahkaha patlattı. Korumalar şehzadenin yanından ayrılıp ileride kalan meşaleleri yakmak için koşturdu. Demek ki boş hücrelere gelmişlerdi. Derken ileride kalan meşaleler aydınlandı ve önlerinde artık daha fazla hücrenin olmadığını gördüler. Son meşaleler de yanarken şehzadenin yol arkadaşları ortaya çıktı. Kendi birliğinin en yetenekli beş askeri genişçe bir hücrede onu bekliyordu. Her şey planlandığı gibiydi. Şehzade, Limendar’ın tek varisi olan genç savaşçı, babasının haberdar olduğu şeyleri hep bilmiş fakat imparatorluğun sultanı oğlunun planlarından bihaber kalmıştı. Şimdi, ömrünün geri kalanını geçirmesi için yollandığı hücreden babasından çok kendisine sadık olan Harun’un keşfettiği bir yol sayesinde kaçacaktı. Dahası bu kaçış babasının peşini bırakmışlığı sayesinde işlerini de kolaylaştırmış olacak, hatta Khatul saraydan ve sarayın getirdiği ağır görevlerden de kurtularak peşinde koştuklarına daha çok vakit ayırabilecekti. İşte tam olarak da bu yüzden babasının birtakım şeyleri öğrenmesine izin vermişti. Şehzade’nin bütün bu yaptıklarından duyduğu tek pişmanlık yaşlı babasının kalbini kırmış olmasıydı. Babasının ölümünü beklemeyi hep düşünmüş, fakat gördüğü rüyaların yorumları karanlığı apaçık ortaya koyduğu için hızla yola koyulması gerektiğine karar vermişti. Şimdiyse kaçış yollarının hemen bitişiğinde, en güvendiği beş askeriyle birlikte yola koyulmaya hazırdı. Korumalar hücrenin kapısını açarken Khatul kendisine uzatılan deri zırhı giymeye koyuldu. Aynı anda şehzadenin sağ kolu olan Khaled geniş hücrenin duvarlarındaki bir oyuğa elini sokup bütün gücüyle geri çekti. Hücrenin duvarlarındaki gizli bir kapı yana doğru açılırken şehzade zırhını giymiş vezir Harun ile kucaklaşıyordu.</p>
<p>“Umarım her şey istediğiniz gibi olur şehzadem” dedi vezir.</p>
<p>“Meraklanma Harun, ben yokken babama iyi bak. Geri döndüğümde hala yaşıyor olsun.”</p>
<p>“Emriniz baş üstüne efendim” dedi Harun. Şehzadenin dört askeri açılan geçitten kaybolup şehzade de onlara yetiştiğinde Khaled duvarda kalan bir taşı itip peşlerinden atıldı. Geçit ortadan kaybolurken karanlıktan şehzadeye benzeyen bir adam peyda oldu. Her ne kadar Khatul babasının kendisini bir kez daha görmek isteyeceğinden şüpheliyse de tedbirini alması gerektiğini de pek ala biliyordu. Hücre asla boş kalmamalı, dahası babasının göndereceği ve babasına sadık olan adamlar tarafından incelenmesi halinde de içeridekinin kendisi olmadığı anlaşılmamalıydı. İşte bu sebepten daha önce çok kez kendisine benzerliğinden yararlandığı ve hatta sayesinde bir suikast girişiminden kurtulduğu adamlarından birisini yerine yerleştirmeyi uygun görmüştü.</p>
<p>“Sana emredilmediği sürece konuşmayacaksın” dedi vezir adama. “Merak etme, yaptıklarımızdan kimsenin haberi yok.” Adam geniş hücredeki tek taş yatağa otururken muhafızlar meşaleleri söndürdü.  Karanlıkta parlayan ve şehzadeninkilere benzeyen bir çift göz göremediği vezirin arkasından uzunca bir süre bakınmakla yetindi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2274</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Şarkı Bitti</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2163</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2163#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 15 May 2010 00:21:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tuba Tırın</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2163</guid>
		<description><![CDATA[Ne bir ses ne de haber gelmiyor artık senden… Öylece kalakaldım da deli hasretinle ben… Dilime dolandı bu şarkı&#8230; İçimden söylediğim nakaratı&#8230; Söze nasıl girilir bilmiyorum bu noktada… Senin benim hayatıma izin almadan tam ortasına yerleştiğin gibi mi yerleştirmeliydim acaba ortada yazmam gereken kelimeleri başa… Yoksa sonda söyleyeceğime başta mı söylemeliyim… Saçma bir şekilde hala [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Ne bir ses ne de haber gelmiyor artık senden…</strong></p>
<p><strong>Öylece kalakaldım da deli hasretinle ben…</strong></p>
<p>Dilime dolandı bu şarkı&#8230; İçimden söylediğim nakaratı&#8230;</p>
<p>Söze nasıl girilir bilmiyorum bu noktada… Senin benim hayatıma izin almadan tam ortasına yerleştiğin gibi mi yerleştirmeliydim acaba ortada yazmam gereken kelimeleri başa… Yoksa sonda söyleyeceğime başta mı söylemeliyim… Saçma bir şekilde hala özlüyorum…</p>
<p>Hem de kimi? Hayatıma belirsizliğin ne demek olduğunu sözlükteki karşılığına baktırmadan anlamını atlattırıp örnek kısmını yaşatan kişiyi… Gitmek mi zor kalmak mı sorusunu kalsa da gitse de aklımdan çıkartmama izin vermeyen kişiyi… Yani bana hiç gelmeyen… Aslında benden hiç gitmeyen kişiyi…</p>
<p>Yani seni…</p>
<p>Aslında onu…</p>
<p>Şimdi diyorum tam da burada… Arasan bir kez daha beni… Öyle çok haykıracaklarım var ki sana… Duymayı kabul edemeyeceğin gerçekler… Ama ben tarafından söylendiği için samimiyetine inandığın ve cevap veremediğin gerçekler… Sadece anladım dediğin gerçekler… Aslında anlayanın senin değil benim olduğumu anladığım gerçekler…</p>
<p>Şimdi diyorum tam da burada… Çıksan kelimelerimin karşısına… Elinde istediğin keskinlikte kalem olsun, istediğin kadar mürekkep akıtmak olsun amacın… Kelimelerimin nasıl çelik bir kalkana dönüştüklerini, artık daha fazla zarar veremeyeceğini görsen…</p>
<p>Şimdi diyorum…</p>
<p>Tam da burada…</p>
<p>Adını görsem telefonda, adını söylesen kulaklarıma… Her şeyi bir anda nasıl unuttuğumu, sildiğimi görmesen… Bacaklarımın, o en büyük şiddetli depremlerde sallanan evlerden daha fazla sallandığını hissetmesen… Karnıma giren ağrıları, dilime gelen lâlı, gözlerimdeki parıltıyı görmesen…</p>
<p>Sana olan sevgimin büyüklüğünden sana olan nefretimin büyüklüğü… Sana olan hayranlığımın büyüklüğünden sana olan acımın büyüklüğü… Sana yakınlığımdan şimdiki uzaklığım… Ve hala adını duyduğumda irkilmem, sanma ki senden, sensiz kurduğum senli düşlerimden…</p>
<p>Senli olmaz…</p>
<p>Sensiz de…</p>
<p>…</p>
<p>İtiraf olmaz… Sır olmaz… İkame olmaz… Unutmak olmaz… Hatırlamak olmaz… Sevgi olmaz… Nefret olamaz… Boş vermek olmaz… Umursamak olmaz… Görmek olmaz… Kaçmak olmaz…</p>
<p>Bu iş olmaz…</p>
<p>Öyle bir çıta idi ki yükselen/yükseltilen… Ne iniyor… Ne de daha yükseğine erişiliyor… Öyle bir ben idi ki benden giden… Senden öte… Hepsinden ziyade… Saklıdır ayna içinde…</p>
<p>Bir şarkı bitti içimde…</p>
<p>İçindeki şarkısının bitmesine izin verenlere ithafen (kendim hariç)&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2163</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Masal Kızı</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2179</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2179#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 23:55:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ömer Üner</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[sevi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2179</guid>
		<description><![CDATA[gittin anaç kuşlar gibi üstün başın siyah, sağın solun rüzgar geçtiğin yolları topladın gittin ardın sıra devrildi gök bulutlara karıştı toprak koşmayı unuttu kısrak çatladı bilinç, dağıldı çağrışımlar, anılar iç içe geçti imgeler, sanrılar yokluğunu yağmaladı bezirganlar izini bile toplayamadım, gittin rüzgarını taşıyan nice coğrafyadan bir çığlık gibi geçtim geçtiğim ülkelere adını bağışladım dize geldi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>gittin anaç kuşlar gibi<br />
üstün başın siyah, sağın<br />
solun rüzgar<br />
geçtiğin yolları topladın gittin<br />
ardın sıra devrildi gök<br />
bulutlara karıştı toprak<br />
koşmayı unuttu kısrak<br />
çatladı bilinç, dağıldı çağrışımlar, anılar<br />
iç içe geçti imgeler, sanrılar<br />
yokluğunu yağmaladı bezirganlar<br />
izini bile toplayamadım, gittin</p>
<p>rüzgarını taşıyan nice coğrafyadan<br />
bir çığlık gibi geçtim<br />
geçtiğim ülkelere adını bağışladım<br />
dize geldi nemrutlar, firavunlar<br />
heybemde son bakışın, ırmaklara karıştım<br />
çakallar şaşkın, dağlarda kokun var<br />
taylar nereye koşuyor böyle soluksuz<br />
başaklara kan sıçramış, neden?<br />
ey bedevî zaman, kehribar ölüm<br />
ey aşkın cinnet, uğultulu ten<br />
vagonları dolduran opera hüzün dağıtıyor<br />
güneşi kucaklıyorum yollar benim oluyor<br />
alıp başımı gidiyorum, üstüm başım rüya<br />
kirpiklerini topluyorum, sağım solum eşkıya<br />
ah masal kızı hangi sahildesin<br />
denizin olmalıyım</p>
<p>rüzgarını taşıyan nice coğrafyadan<br />
adını sundum, geçtim<br />
bir nabız gibi geçtim<br />
şakaklarım rüzgar dolu<br />
dökülen yerlerime tuz bastım, geçtim<br />
pasaportuma basıldı mühür, işte hüküm:<br />
‘bu adam bu aşkı kaldıramaz’<br />
aldırmadım, geçtim<br />
söyle masal kızı, hangi şehirdesin<br />
göğün olmalıyım</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2179</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ebediyete İntikal Sözlüğü</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2171</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2171#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 23:51:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökhan Yıldız</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2171</guid>
		<description><![CDATA[“Enerji.”: Sıfır olanı bir yapan şey. Bir su damlasından fırtınalar koparan denizlere geçiş bileti. En çok onun fakirlerine acınılası. Şekerden değil, sevdiğin birisinin yüzünden toplanılması gereken. “Hafıza.”: İyi ve kötü ayırt etmeden gelen her filmi gösterime sokan sinema. Suratta gülümseme veya alında kırışıklık çıkacağını belirleyen, direktifleri kıvrımlardaki gizlerden alan saklama kabı. Yenileri geldikçe eskileri sıkıştıran, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">“Enerji.”: Sıfır olanı bir yapan şey. Bir su damlasından fırtınalar koparan denizlere geçiş bileti. En çok onun fakirlerine acınılası. Şekerden değil, sevdiğin birisinin yüzünden toplanılması gereken.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">“Hafıza.”: İyi ve kötü ayırt etmeden gelen her filmi gösterime sokan sinema. Suratta gülümseme veya alında kırışıklık çıkacağını belirleyen, direktifleri kıvrımlardaki gizlerden alan<a style="font-weight: inherit; text-decoration: none; color: #0068cf; cursor: pointer;" name="_GoBack" target="_blank"></a> saklama kabı. Yenileri geldikçe eskileri sıkıştıran, bazen de kaybeden sermayemiz.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">“Ay.”: Dünya&#8217;nın sadık pervanesi. O kadar güzel ki onunla olmak, nazar değmesin diye saklanıyor karanlıkta, yavaş yavaş arzı endam etmeden önce. Daha fazla olsa ağlatacak kadar miktarda terkediyor bizi en fazla, tazelenip geliyor. Denizler bile ona gitmeye çalışırken, dünya adına, biz bağlılığı daha nerede arıyoruz acaba?</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">“Terörist.”: Korkmuş insan. Bir şeylerden korktuğu için korku vermeye ant içmiş, en çok korkulan ve en çok korkan. Düşünmeyi unuttuğu anda tehlikeli olmaya başlar. Korkmuyorsanız, sizi korkutacak bir gücü yoktur. Adalet onun da üzerine tecelli edecektir.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">“Uygar.”: Israrla, esrarengiz biçimde asırlardır yanlış anlaşılan bir kelime. Teşbihte olan hata. Orijinalliğini kaybeden bir dünya. Gri ve çorak yozlaşmışlıklara giden rota ile renkli dünyalardaki mutsuzlukların arasından geçen çizgi. Cümle içinde kullanıyorum: Ben uygar görmedim.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">“Peygamber.”: Bizim için ağlayan bir yabancı, kalbimize ciğerlerimizden yakın bir eşsizlik. Hislerinden alıntı yapılası. Tahkiki izlenmesi gereken, yapılamıyorsa taklidi başlanıp tahkikiye geçilmesi gereken. Umut veren, umut aşılaşan. Umudun kendisi.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">&#8220;Su&#8221;: Hay-atın ıslak hali. Balıkların gözyaşı. İnsan her şeye dışından bakıp peşin hüküm vermesin diye var olan tabiat harikası, harika tabiatı. Yarımızdan fazlamız. Uzay çağında bile aranan, elimizin altında olmasına rağmen başka gezegenlerde. Gezgin şekilsizlik.</p>
<p>&#8220;Aidiyet&#8221;: İnsandaki koyunluk güdüsü. Radikali öcülüğünden kaçmakta hayatı bulan felsefe. Kişisel milliyet. Bir şeye varlığını armağan etme.</p>
<p>&#8220;Kalem&#8221;: Elçi. İdamlardaki ilk kurban. Her daim modern bir silah, bir zanaat, bir yürek suyu ve usu. Akıldan geleni yazdığında akla, yürekten geleni yazdığında yüreğe ulaşması murat olunan. Tabip.</p>
<p>&#8220;Gece&#8221;: Mahzunluğunun ve yalnızlığının farkındaki ruhlar için güneşsizliğin dayanılmaz ve izafi olarak geçmeyen törpüsü. İyimserler içinse; karnında bembeyaz bir sabahı kuş cıvıltıları bonusuyla sunacak, doğumu geç kalmış bir hamile. Yıldızları görebilme şansımız.</p>
<p>&#8220;Yol&#8221;: Yolan. Gitmeyen, üzerinde gidilen. Yalan. Sanki Dünya sadece bir kişi imtihan olsun diye kurulmuş da, o geçtiğinde vazifesini tamamlayıp geldiği yer olan sonsuzluğa dönen, inceltilerek uzatılmış uzay parçası. Yolcu eden. Yolcu yapan.<br />
&#8220;Kelime&#8221;: İlk şükür sebebi. İnsanın alameti farikası. Sonunda olumsuzluk eki olan en iyi şey. Sabitken bile dönebilen bir illüzyonist.</p>
<p>&#8220;Tatil&#8221;: Meşgale değiştirerek beynin farklı bir kısmını yorma işi. Ne çok ciddiye alınması ne de tamamen kaderin eline bırakılması gereken oyuncak. Mezarda en büyüğü olan zaman harcama stili.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">&#8220;Kuşku.&#8221; Şeytanın evi. Kafamızda, korkuların üzerine en çok gidilen ihtimaller kümesi. Aklın sınırlarını duvara çarptığında anlayabileceklere bir fırsat kapısı.</p>
<p>&#8220;Adalet.&#8221; Aşağıdan bakıldığında intikam, yukarıdan bakıldığında affetmek olarak okunabilecek kelime. Bir yönden bakmak zorunda olduğumuzdan, mükemmeline ulaşmanın çaydan saf suyu ayırmak kadar zor olduğu mutluluk yoğunlaştırılmışı. Su katıyorsun, mutluluk oluyor.</p>
<p>&#8220;Göz.&#8221; Canlılığımızın göstergesi, bakma ve baktığını gören yerlerimize aktarma parçamız. En akılda kalan, uzun uzun bakması en zor büyü. Dile getirilmemiş bir söz. İnsanı insan yapan töz.</p>
<p>&#8220;Elektrik.&#8221; Sık sık tekrar keşfedilen kullanışlı icat. Hazine arayıcılardan bile çok arayıcısı olan alternatif fani akım. sevgi ve nefretin toprak altındaki en büyük köklerinden biri; topraktan çıktığında yakan.</p>
<p>&#8220;Plan.&#8221; Yalnızca yapanın yapmadığı, trafikteki bir araba rotası. Burada bir dağ var diyebilen bir haritanın dağın yalçın kayalarını göstermeyen lejantı. Yolu bilmeyen bir rehber. İlk evliliğini yapan bir damat.</p>
<p>&#8220;Beklemek.&#8221; İlk fiil. Aksiyona hamile, en az enerji harcatan, en çok düşündüren pasiflik hali. Bir herkülün çaresizliği, hayatın oynama sırası. Geren, yeren, ser verip sır vermeyen bir makale. Saçlarımızı beyazlatan madde.</p>
<p>&#8220;Sevgili.&#8221; Şampiyon olmuş, vezirliğe terfi etmiş piyon. Canan ki, ondan can da çıkar, an da artar. Zamanı hızlandırma aygıtı. Pişmemişi yakabilecek bir süblimleştirici. hem acı, hem tatlı bir yemek. Kendimizin öznesi olmayı bırakabildiğimiz yer. Sencillik nedeni.</p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0cm; margin-bottom: 10pt; margin-left: 0cm; line-height: 17px; font-size: 11pt; font-family: Calibri, sans-serif;">&#8220;Biz.&#8221; Yalnızlık panzehiri. Yalnızlık zehrine tiryaki olmuşlarca, yabancı bir dilde ve anlamı sözlüklerde yazmayan bir kelime. Bugün dolandı dilime. Özlem yüzünden olsa gerek.</p>
<p>&#8220;Yok.&#8221; Kabullenmenin başladığı an. O kabullenmek ki, insanın yeni yollar açabilmesini, yeni yollara yönelebilmesini sağlayan süper benzin. Yüceliği acılığında.</p>
<p>&#8220;Sen.&#8221; İdealar dünyam. Dünyanın dönmeye çalıştığı yörünge. İmkansıza giden yolun üstünde, meyve bahçeleriyle kaplı bir kasaba. Yanılmıyorsam (yanıldığımdan eminim), yaratılma sebebim. Anlamaya feda edecek kadar büyük bir şeye sahip olmadığım. Sabahleyin ölecek, gece kelebeğim.</p>
<p>&#8220;Hayat.&#8221; 3. Dünya savaşının benimle kendisi arasında geçtiği acılı nimet. Bir psikopat. Sürpriz bekleyen birisine bile şaşırtıcı bir sürpriz yapabilen, başarılı bir senaryo. Uzunluğu ve uzunluğuna bağlanmış şanslılık ölçülemeyen bir sihirli değnek.</p>
<p>&#8220;Zaman.&#8221; Aktığı söylenen, bana sorarsanız girdap girdap başımı döndüren, her daim galip gelmiş kukuletalı alaycı şövalye. Bazen, denize karışacağım yere götürse; bazense, göl gibi sabit beklesem diye iç geçirdiğimde, beni beklemeden, beni dinlemeden, yazılmış olanı, bildiğini okuyan spiker.</p>
<p>&#8220;Ben.&#8221; Olmayacak olan. Olmayacısa olan. Olmuş zannedilen ama olmamış olan. Dolan. Yalan. Kalan.</p>
<p>&#8220;Oyun.&#8221; İçerisinde olduğumuz. Kuralları kırıldığında sadistçe bir zevk veren evren. Anlamamızı engelleyen, içi boş maske. Altında güzel bir bayan var diye katlandığımız kocakarı makyajı. Önyargının formulü.</p>
<p>&#8220;O.&#8221; Ruhiyatın göstergesi. Sorusunun cevabı olanın buluncağına dair umutsuzluk beslenemeyen. Cinayetten mecnuniyete, her yola gelen bir orospu. Gerçeklerle masalların ayrıldığı, çocukların ağlamaya başladığı nokta. Varoluş katlancamız. Yok oluş eğlencemiz. Yalnızlık dinlencemiz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2171</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yanma</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2177</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2177#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 23:51:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ilgıt Teyhani</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[yalnızlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2177</guid>
		<description><![CDATA[bir yanma ki bu içimde dumansız, boğuluyorum tutuşuyor gülüşlerin, dudaklarının en ıslak yerinden… od olmaya ne de hevesli çıtırdıyor sesin… bir yangın ki bu, gözlerimi alıyor… bir kapı çarpılıyor, sert… dağılıyor saçlarım bir korku ki ellerimde kırılıyor, su verip yeşertemediklerim… ah, bir şafak vakti çakıldı güneş, durdu saatim…]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<address><span style="font-style: normal;">bir yanma ki bu içimde</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">dumansız, boğuluyorum</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">tutuşuyor gülüşlerin,</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">dudaklarının en ıslak yerinden…</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">od olmaya ne de hevesli</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">çıtırdıyor sesin…</span></address>
<address><span style="font-style: normal;"><br />
</span></address>
<address> </address>
<address><span style="font-style: normal;">bir yangın ki bu,</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">gözlerimi alıyor…</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">bir kapı çarpılıyor, sert…</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">dağılıyor saçlarım</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">bir korku ki ellerimde kırılıyor,</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">su verip yeşertemediklerim…</span></address>
<address> </address>
<address></address>
<address><span style="font-style: normal;">ah, bir şafak vakti</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">çakıldı güneş,</span></address>
<address><span style="font-style: normal;">durdu saatim…</span></address>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2177</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Küllerinden Doğmak</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2151</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2151#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 23:50:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kübra Yeni</dc:creator>
				<category><![CDATA[Deneme]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2151</guid>
		<description><![CDATA[Kasım ve nisan. En çalkantılı aylardır. İnsan ne hakkında ne düşüneceğini bilemez. Neye nasıl tepki vereceğini tespit edemez. İşine gücüne konsantre olamaz&#8230; “Bahara yenik düşmüştür.” Duygularını denetleyemez haldedir. Kimi anlar içinde aşırı bir heyecan ve bir kuvvet birikimi, kimindeyse tam tersine her şeye dair bir bezginlik, yorgunluk&#8230; Özlem ve bıkmışlık dipdibe gezinir içimizde bu aylarda. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kasım ve nisan. En çalkantılı aylardır. İnsan ne hakkında ne düşüneceğini bilemez. Neye nasıl tepki vereceğini tespit edemez. İşine gücüne konsantre olamaz&#8230; “Bahara yenik düşmüştür.” Duygularını denetleyemez haldedir. Kimi anlar içinde aşırı bir heyecan ve bir kuvvet birikimi, kimindeyse tam tersine her şeye dair bir bezginlik, yorgunluk&#8230; Özlem ve bıkmışlık dipdibe gezinir içimizde bu aylarda. Biri maniğimizse diğeri depresifimiz olur. Bu nedenle en çok bu iki bahar ayına dikkat etmeli insan. Duygularının sesinin en karmaşık, en çapraşık olduğu dönem olduğu için. Belki de bu derece yüklü duyguların hayat tarafından dengelenmesini beklemek gerektiği için. Bazı durumlarda zamanın geçmesinin lehimize işlemeyeceğini ve zamanın, mevsimler vasıtasıyla, bizi belirsiz bir kısırdöngünün içine doğru sinsi sinsi sürükleyeceğini aklımızın bir köşesinde tutmamız gerektiği için.</p>
<p>Biraz düşününce ne garip varlık şu insanevladı denilen&#8230; Sıkıntılarının tümünün kökeninde sevgisizlik yatarken sevgiye karşı takındığı tutum tıpkı şairin dediği gibi, yarınlara bırakılmış, ertelenmiş, kısılmış veya bezdirilmiş. Bu yazının tek bir isteği olabilir: onu okuyan herkes bulut olsun, bulut olmaktan kimse korkmasın! Peki kimler bulut olur? Kendi sevgisinin sınırlarını kaldıran herkes. Bugünü ve yarını birbirine katmış ve bu sayede geçmişi kucaklamış olan herkes. Duygularının dengesini sağlamayı öğrenmiş yani hüznünün de en derinini, mutluluğunun da en coşkununu bilmiş, hayattan beklentilerini huzura indirgeyebilmiş, kendi cennetini keşfetmiş her kişi. Evet, siz. Bunca cefanın ardından bu ıpılık havalarda bunu en çok hak edenlersiniz. Değer bilmek ancak kendimize değer veriyorsak gerçekleşir. Böyle demişti büyüklerimiz, ‘aman ağırbaşlı ol evladım’ tümcesinin peşisıra. Burdan yola çıkarak diyebilirim ki, elimizde olan et, kemik birleşimi bedenimiz ve sonsuz idrak ve his kapasitemizin yanısıra yalnızca bir küçücük andır. İşte bizler kendimizi bu anda yaratacağız yeniden. Zümrüt-ü Anka kuşu nasıl ki onca sıkıntıya nispet edercesine yaşam bulduruyor kendine yeniden, bizler de yaşam bulmalıyız aynı şekilde küllerimizden. Kabul ederim, belki de bir masala inanmak pahasına olabilecek bu yeniden doğuş; fakat başkalarının bize dikte edeceği herhangi bir masaldansa, niçin bir defa olsun kendi kurduğumuz güzel yaşam masalımıza inanmayalım ki biz de?</p>
<p>Çocukça mı? Bence çocukluğu düşünüp onu özlemle anan bir kimse asla çocuk olmamıştır. Hala çocuk olduğu düşünülen “büyükler” ise sadece karşılaştıkları absürt durumlar karşısında melodram değil de komedi görüp gülebilen kimselerdir. Kulağımda “Bütün Dünya Buna İnansa” çalıyor gibi gelebilir. Lakin, iyimser bakış açımın orta-üst derecede bir polyannacılık sanılmamasını rica ederim. Tek savım insanın kendi varlığına küsmemesi ve tüm enerjisini başta kendisini sonra çevresini  iyi kılmak için harcaması gerektiğidir. Bu sav yersiz olsa, nasıl açıklayabiliriz mutsuz bir anımızda yanımıza gülümseyerek gelen birine kayıtsız kalamayıp sevincine ortak oluşumuzu? (Yalandan da olsa&#8230;) Denediniz mi bilemem ama ben mutsuz olma hissimi her fark edişimde kendimi zorlar ve yüzüme bir gülücük yerleştiririm. Sonuç: 10-15 dakika sürecek bir sevinç hali. Belki de o an için en gerekli duygudur bu. Neticede sizi mutsuz gören bir arkadaşınızın, ‘Canım, neyin var? Neye canın sıkıldı?’ gibi bir sorusuyla karşılaştığınız takdirde sadece bu iyi niyetli/ kötü tesirli soruyu cevaplandırmak için bile yeniden o sıkıntıyı yaşamak vardır işin diğer ucunda&#8230; Nisan’ın tüm hislerinizi elden geçirmesi ve eskiden sahip olduğunuz tüm duygu dengenizin bu sayede yukarılara taşınması dileklerimle!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2151</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>iken</title>
		<link>http://yoledebiyat.com/?p=2160</link>
		<comments>http://yoledebiyat.com/?p=2160#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 14 May 2010 22:56:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>İsmail Sertaç Yılmaz</dc:creator>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://yoledebiyat.com/?p=2160</guid>
		<description><![CDATA[Diretmeye devam ederken, Tehdit etti bedenim Dinlemedim. Yaşlandım, saçlarım ağardı, Karşı çıksam da o kazandı Aşkıma devam ederken, Tehdit etti Zeus. Dinlemedim. Tundra başladı, Tapsam da o kutsamadı. Yaşamaya devam ederken Tehdit etti Hades, Dinlemedim Hadi be deyyus, dedim. Hasat başladı. Sen bana istediğin zaman gel, Tarih bellidir benim için, Kasımın son perşembesi, Senin bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Diretmeye devam ederken,<br />
Tehdit etti bedenim<br />
Dinlemedim.<br />
Yaşlandım, saçlarım ağardı,<br />
Karşı çıksam da o kazandı</p>
<p>Aşkıma devam ederken,<br />
Tehdit etti Zeus.<br />
Dinlemedim.<br />
Tundra başladı,<br />
Tapsam da o kutsamadı.</p>
<p>Yaşamaya devam ederken<br />
Tehdit etti Hades,<br />
Dinlemedim<br />
Hadi be deyyus, dedim.<br />
Hasat başladı.</p>
<p>Sen bana istediğin zaman gel,<br />
Tarih bellidir benim için,<br />
Kasımın son perşembesi,<br />
Senin bir kere adın belli,<br />
İklimin,<br />
Ekin.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://yoledebiyat.com/?feed=rss2&#038;p=2160</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

